Ana Sayfa > Yorum
  • ABD, salgınla mücadelede dünyaya somut yardım sağlamalı

    Washington Post gazetesi, ABD yönetiminin COVID-19 aşıları üzerindeki fikri mülkiyet haklarının kaldırılması konusunda teklif hazırlanmasına destek vermesini şöyle değerlendirdi: “Bu teklif dünyanın salgınla mücadele çalışmalarına büyük etki getirmeyecek, ancak yurttaki seçmenler için çekici bir şey.”

    Analistlere göre, ABD yönetimi söz konusu vaadini çok zor gerçekleştirebilir ve asıl amacı siyasi şov yapmak.

    Öncelikle, COVID-19 aşılarının fikri mülkiyet ve ticaret haklarının kaldırılması için Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) 164 üye ülkesinin fikir birliğine ulaşması gerekir. Bu, çok uzun sürecek bir müzakere anlamına geliyor ve salgın krizinin kısa vadede çözülmesi için yeterli bir çare değil. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen yaptığı açıklamada, “Salgınla mücadele eden dünya ülkeleri için acil olan, aşılar üzerindeki fikri mülkiyet haklarının kaldırılması değil, yeterli aşı tedariki ve aşıların adil dağıtılmasıdır.” diye konuştu.

    Aslında, fikri mülkiyet hakkının dünyadaki aşı yetersizliğiyle alakası yoktur, aşı yetersizliğinin başlıca nedeni aşı milliyetçiliğidir. ABD’nin Savunma Üretim Yasası’na göre, ülkedeki aşı şirketlerinin öncelikle yurt içindeki sözleşmeleri uygulamaları gerekir. ABD’de üretilen aşıların hepsi yalnız ABD’li vatandaşlara sağlanabildi. Bu yüzden, zengin ülkelerde fazla aşı depolanıyor, ancak az gelişmiş ülkelerde aşı sıkıntısı yaşanıyor. Daha da kötüsü, ABD’nin aşı ham maddelerinin ihracatını yasaklaması, salgınla mücadeledeki küresel işbirliğine büyük zarar verdi.

    Şu ana kadar, ABD yönetiminin salgınla mücadelede dünya ülkelerine yardım sağlama sözü de sözde kaldı. Ancak, Çin 80’den fazla gelişmekte olan ülkeye aşı bağışladı ve 50’den fazla ülkeye aşı ihraç etti. Dünya Sağlık Örgütü kısa süre önce Çinli şirket Sinopharm’ın ürettiği aşılara acil kullanım onayı verdi. Bu, Çin menşeli aşıların dünya ülkelerine tedarik edilmesine kolaylık sağlayacak.

    Şimdilik bazı ülkelerde salgın kontrolden çıkmış durumda. Durum bu kadar acilken, ABD’nin siyasi şovunun salgınla mücadeleye hiçbir etkisi olmayacak. ABD’nin yapması gereken, aşı ham maddelerine yönelik ihracat yasağını kaldırarak salgın kriziyle karşı karşıya bulunan ülkelere aşı yardımı sağlamaktır.

    [Devamını Oku]
    2021-05-12
  • Demografik bonus, Çin’in gelişmesinin payandası

    Dünyanın en büyük ölçekli araştırma projesinin sonuçları dün açıklandı.

    Çin Ulusal İstatistik Bürosu dün Beijing’de düzenlediği basın toplantısında, 7. Ulusal Nüfus Sayımı’nda kayda geçen başlıca verileri paylaştı. Buna göre, 2020 yılı itibariyle Çin’in nüfusu 1,41 milyarı aştı. Dünya nüfusunun yüzde 18’ini oluşturan Çin, nüfus konusunda dünya birinciliğini koruyor. Veriler, Çin’in demografik bonusunun nitelikli birey bonusuna hızla dönüşmekte olduğunu gösteriyor. Bu, Çin’in kalkınma zeminini güçlendiriyor.

    Çin’deki demografik değişim eğilimi hakkında Batı kamuoyunda pek çok tahmin ve tartışma mevcut. Bunlar arasında öne çıkan bir görüş şöyle: Düşük doğum oranı ve nüfusun yaşlanması, Çin’in karşı karşıya bulunduğu başlıca meydan okumalar ve bunlar Çin’in ekonomik büyümesini kısıtlayabilir. Ancak en son açıklanan nüfus sayım sonuçları, durumun o kadar da kötümser olmadığını ortaya koydu.

    Geçen 10 yıl içinde Çin nüfusundaki artış 72 milyon 60 bini aştı. Yaş gruplarına göre incelenirse, 0-14 yaş grubu 30 milyon 920 bin arttı. 16-59 yaş grubu işgücü ise 880 milyonu buldu. Bir başka deyişle Çin işgücü bakımından hâlâ çok zengin. Çin’de yaş ortalaması da 38,8 olarak belirlendi. Çin bu açıdan ABD ile hemen hemen aynı seviyede.

    Peki, Çin demografik bonusundan faydalanmaya devam edebilir mi? Bu sorunun yanıtı son derece net. Çin nüfusunun gelecekteki artış hızı çeşitli unsurların etkisi altında yine yavaş olacak, buna rağmen Çin nüfusunun zirve noktasına ulaştığını söylemek için henüz çok erken. Çin’in sözde “nüfus krizi”yle karşı karşıya bulunduğu iddiası da mesnetsizdir.

    Nitekim, son nüfus sayımının sonuçları Çin nüfusunun yapısal değişiminin olumlu yönlerini de yansıtıyor. Örneğin, çalışma yaşında olan lise ve üstü eğitimli kişi sayısı 385 milyonu buluyor. Bu sayı 2010 yılına göre yüzde 12,8’lik artışa işaret etmenin yanı sıra toplam nüfusun yüzde 43,79’unu teşkil ediyor. Son 10 yıl içinde Çin’de kentsel kesimlerde yaşayan nüfus sayısı da 236 milyon çoğaldı, 376 milyon kişi köylerden kentlere göç etti. Bu sayı 10 yıl içinde yaklaşık yüzde 70 oranında arttı. Göç eden nüfusun ırmak kıyıları, sahil bölgeleri ve büyük kentler topluluğuna hareket ettiği görülüyor.

    Yukarıda bahsettiğimiz nüfus yapısındaki değişime bakıldığında, bunun Çin’in kaliteli kalkınmaya geçiş yaptığı bu tarihi sürece uygun olduğunu söylemek mümkün.

    Diğer yandan Çin nüfusunun karşı karşıya bulunduğu meydan okumaları da göz ardı etmemeliyiz. Örneğin, Çin’in toplam doğurganlık oranı yüzde 1,3 olarak kayda geçti. Bu sayı nispeten düşük bir seviyeyi gösteriyor. 60 yaş ve üstü nüfus ise 260 milyona ulaşarak toplam nüfusun yüzde 18,7’sini oluşturdu. Eşdeyişle nüfusun yaşlanma hızı bir seviye daha yükseldi.

    Çin nüfusunun yapısal değişim eğilimine bakarken küresel durum da göz önünde bulundurulmalı. Doğurganlık oranının düşük olması ve nüfusun yaşlanması aslında tüm dünya ülkelerinin ortak sorunu. Çin toplumu ise bu sorunların üstesinden gelmek için psikolojik hazırlığını yoğunlaştırmakla birlikte etkili politika belirleme çalışmalarını da hızlandırıyor. Örneğin, nüfusun yaşlanması problemine karşı Çin’de “beyaz saçlı ekonomisi” geliştirilmekte. Bu kavram, yaşlılara yönelik ürünler ve hizmetlerin tüketiminin teşvikine işaret ediyor. Aynı zamanda sağlığı yerinde olan 60-69 yaş grubu da emek vermeye teşvik edilmekte.

    Geçen onlarca yıl içinde Çin’in yarattığı ekonomik mucizenin gerek ulusal politikaların etkin şekilde uygulanmasından, gerekse Çin’in demografik avantajından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Şimdi ise kentleşme süreci hızla ilerlemekte. Yatırımları ve iç tüketimi artırmak suretiyle dev nüfus ve işgücünün niteliği sürekli iyileştiriliyor. Halen büyük gelişme potansiyeline sahip Çin ekonomisi, küresel ekonomi için de balast taşı niteliği taşıyor.       

    [Devamını Oku]
    2021-05-12
  • Dev tüketim piyasası tüm dünya için bir paylaşma fırsatı

    Liu Dong-CRI Haber Merkezi

    Çin’in güneyindeki Hainan eyaletinde düzenlenen 1. Çin Uluslararası Tüketim Ürünleri Fuarı, dün sona erdi. Dört gün süren fuara, 70 ülke ve bölgeden bin 505 işletme ve 2 bin 628 marka katıldı. Fuarda ayrıca 240 bin ziyaretçi ağırlandı.

    Tüketim ürünleri için neden ayrıca bir fuar ihtiyacı duyuluyor? Genel olarak, tüketimin ekonomiyi desteklemedeki rolü artmaya devam ediyor. Geçen yıl COVID-19 salgınının olumsuz etkilerine rağmen, Çin’de tüketim giderinin gayri safi yurtiçi hasıladaki (GSYİH) oranı yüzde 54,3’e çıktı. 1 milyar 400 milyondan fazla nüfus, 400 milyonu aşan orta gelir sınıfı ve kişi başına düşen GSYİH’nin 10 bin doların üzerine çıkması... Bütün bu sayılar, Çin'in ekonomik kalkınmasını teşvik eden güçlü bir iç desteği yansıtıyor.

    Morgan Stanley tarafından daha önce yayımlanan bir raporda, Çin'deki hane halkı tüketiminin yıllık ortalama büyüme oranının gelecek on yıl içinde dünyanın en yüksek seviyesi olan yüzde 7,9'a ulaşacağı tahmininde bulunuldu.

    Verilere göre, fuara katılan 2 bin 628 markanın yüzde 51,9’unu uluslararası markalar oluşturuyor. Çinli tüketicilerin alım gücünden faydalanan küresel işletme sayısı artıyor. Örneğin, Apple’ın raporuna göre, yılın ilk üç ayında, şirketin aralarında Hong Kong ve Taiwan’ın da bulunduğu Çin bölgesindeki geliri yıllık bazda yüzde 87 arttı.

    Daha da önemlisi, Çin tüketim potansiyelini yeterince ortaya çıkartmak için daha yüksek seviyeli bir dışa açılma ilerletiyor. Ayrıca, fuarın düzenlendiği Hainan’da uluslararası standartlara sahip bir serbest ticaret limanı inşa ediliyor. Uzmanlara göre, 2025 yılı itibarıyla Hainan Serbest Ticaret Limanı’nın bir “duty free ve seyahat cenneti” olması bekleniyor.

    Bunun dışında, fuarın kapanış gününde, 42 Çinli ve yabancı işletme, İkinci Çin Uluslararası Tüketim Ürünleri Fuarı’na katılmak için sözleşme imzaladı. Şüphesiz ki, 1 milyar 400 milyondan fazla nüfusun oluşturduğu devasa piyasa bütün dünyaya fırsat sunuyor.

    [Devamını Oku]
    2021-05-11
  • ABD, sistematik ırkçılık sorunu uygun şekilde çözülmeli

    ABD bugün ırkçılık olaylarına sık sık sahne olan bir ülke. Son günlerde Güney Carolina eyaletinde 39 yaşındaki siyahi bir kişinin, bir restoranın müdürü tarafından 17 yıl boyunca dövülüp, kırbaçlanarak köle gibi çalıştırılmasına ilişkin bir dava dünya gündemine oturdu. Söz konusu dava nedeniyle ABD’deki sistematik ırkçılık sorunu yeniden odak noktası oldu.

    ABD 4. Bölge Temyiz Mahkemesi’nin, eski restoran yöneticisi Edwards'ın, yıllarca ücretsiz çalışmaya zorlamasının yanında sözlü ve fiziksel tacize maruz bıraktığı Smith'e ödeyeceği 273 bin dolar tazminatı az bulduğu ve tazminat bedelini 2 katına çıkardığı belirtiliyor. Bazı Amerikan vatandaşlar sosyal medyada yaptıkları yorumlarda, ABD’de bugün bile böyle olayların meydana geliyor olmasının, ülkenin adeta kölelik dönemine geri döndüğünü gösterdiğini ifade ediyor.

    ABD Başkanı Joe Biden geçen haftaki Kongre toplantısında, “ABD, ırkçı bir ülke değil. Ancak, diğer açılardan vatandaşların günlük hayatını sarmalayan sistematik ırkçılık sorunları yok edilmelidir.” diye konuştu. Başkan Yardımcısı Kamala Harris ise “ABD, ırkçılık ülkesi değil. Fakat ülkemizin tarihindeki ırkçılık sorununun bugün de var olduğu gerçeğini de konuşmamız gerek.” ifadelerini kullandı.

    ABD, ırkçı bir ülke mi? Sistematik ırkçılık sorunu gerçekten mevcut mu? Gerçek şu ki, ABD’li politikacılar, ülkenin uluslararası imajını ve kendi siyasi çıkarlarını korumak amacıyla ırkçılık sorununu saklamaya çalışıyorlar. New York Times gazetesinin köşe yazarı Charles M. Blow imzalı makalede, ABD’nin gerçekten ırkçı bir ülke olduğu, bu soruna uygun bir şekilde yaklaşılması durumunda ülkedeki sistematik ırkçılık sorununun tamamıyla çözülebileceği belirtildi.

    Makalede, tarihe bakıldığında, ABD’nin ırkçılık ve beyaz üstünlüğünden yana olanlar tarafından kurulduğu ve kurulduğunda ülkedeki varlıkların çoğunluğunun siyahilerin üzerine kayıtlı olduğu, yerel halkın katledilmesi neticesinde ABD’nin topraklarının genişlediğinin görülebileceği kaydedildi. ABD’nin ilk 10 başkanından 8’inin köle sahibi olduğuna dikkat çekilen makaleye göre, Abraham Lincoln bir açıklamasında, “Beyazlar ve siyahiler arasında sınıf farkı olmak zorundadır. Ben de herkes gibi beyazların üstün ırk olduğunu düşünüyorum.” diye konuşmuştu.

    Charles M. Blow makalesinde, “Bazı kişilere göre, ABD’nin demokrasisi geliştiği için tarihteki ırkçılık sorunu bugünlerde net görülmüyor. Lâkin bu kişiler yanlış düşünüyorlar. Aslında ABD’deki ırkçılık sorunu da evrim geçirdi, bugün söz konusu edilmiyor, ama ırkçılık sorunu zayıflamadı, gizlenmiş bir bıçak gibi daha sivrileşti.” değerlendirmesinde bulundu.

    Blow’un üslubu, doğrudan ABD’deki ırkçılık sorununun hayati noktalarına temas ediyor. Bugün ABD’de ırkçılık sorunu o kadar açık ve net görünmüyor; fakat ülkenin adalet, eğitim ve sağlık sistemlerinin ırkçılıktan kaynaklanan ön yargılarla dolu olduğu son derece aşikar. Çok sayıda ABD’li vatandaş, mevzubahis ön yargıyı kabul etmiyor ve korumaya çalışıyor. 2020 yılının sonunda ABD’de düzenlenen başkanlık seçimlerinde, ABD’li vatandaşların yarısı yine beyaz üstünlüğünü savunan Donald Trump’a destek verdi. O halde bu ülkeyi nasıl tanımlamak gerekir? Beyaz üstünlüğünün, artık birçok ABD’li vatandaşın DNA’sına işlediğini söylemek yanlış olur mu?

    Üstelik ABD’deki azınlıkların yanı sıra, ülkede yaşayan birçok yabancı ve ülkeyi ziyaret eden turistler de ırkçılıktan büyük zarar görüyor. 14 Nisan’da ABD’nin Honolulu eyaletindeki polisler Güney Afrika Cumhuriyeti’nden gelen Lindani Myeni isimli bir ragbiciyi yanlışlıkla öldürdü. ABD’deki polis şiddetini protesto eden Güney Afrika Cumhuriyeti, Washington’dan olay hakkında derhal soruşturma yapması ve öldürülen kişinin yakınlarına uygun bir cevap vermesi talebinde bulundu. ABD’li politikacıların somut çaba göstermemesi halinde ülkedeki sistematik ırkçılık sorunu şiddetlenmeye devam edecek. ABD yönetimi eskiden, dünyadaki en serbest ve demokratik ülke olduklarını iddia ederdi. Şu anda ise ABD, COVID-19 salgını ve ırkçılık sorununun ağırlaşması nedeniyle adeta birçok kişinin kaçmak istediği ülke haline geldi.

    [Devamını Oku]
    2021-05-11
  • “İnsan hakları” kisvesiyle Xinjiang’ın gelişimini baltalama çabası boşa çıkıyor

    CMG muhabiri Wang Junmian

    ABD’nin Beijing Büyükelçiliği ve Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi yönetimi ortaklaşa “Xinjiang Güzel Bir Yer” konulu bir video konferans düzenledi. Xinjiang’dan gelen yetkililer ve sakinler, yaşam hikayelerini anlattı ve Amerikalı katılımcılarla temasta bulundu.

    Toplantıdan önce Çin tarafı ABD Kongresi üyeleri ve asistanlarını davet etmişti. Ancak sürekli Xinjiang’daki “insan haklarına” önem verdiklerinden bahseden Amerikalı politikacılardan neredeyse hiçbiri etkinliğe katılmadı.

    Yaptıkları neden söylediklerinden farklı? Çünkü çok iyi biliyorlar, Çin karşıtı düşünce kuruluşları ve oynayan “aktörlerle” birlikte Xinjiang hakkında uydurdukları yalanlar, Çin’in gösterdiği gerçeklere karşı savunmasız hale gelecek. Gerçeklerle yüzleşmeye cesaret edemeyen Amerikalı politikacılar kendi kendini kandırma oyunu içinde. Ancak bölgeye dair gerçekler her geçen gün yalanları bastırıyor.

    Mevcut ABD yönetimi iktidara geldikten sonra, eski yönetimin uyguladığı Çin politikalarını sürdürmeye gayret ediyor. Müttefikleriyle birlikte Xijiang konusunda manipülasyonlar yayarak Xinjiang’ın pamuk endüstrisini itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Amaçları bölgenin ekonomik gelişimini baltalamak. Böyle bir çabanın en çok da o bölgede yaşan Uygur veya Han olsun Çin vatandaşlarına zarar verebilecek olması umurlarında değil. Bunu kendilerince bir “insan hakkı ihlali” olarak görmüyorlar.

    Oysa gerçek insan hakları boş bir laftan ibaret değil. İnsanca yaşamak için güvenlik ve refah şart. Veriler bunu gösteriyor: Çin hükümetinin politikaları sayesinde, geçen dört yıldan uzun sürede Xinjiang’da herhangi bir terör olayı meydana gelmedi. Bölge ekonomisi ve toplumu istikrarlı bir şekilde gelişti.

    2014-2019 yıllarında Xinjiang’ın Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) yıllık ortalama yüzde 7,2 arttı ve bölge sakinlerinin kişi başına harcanabilir geliri yıllık ortalama yüzde 9,1 oranında büyüdü. 2020’de Xinjiang’ın GSYİH’sı yüzde 3,4 büyüdü ve bu sayı Çin’in ortalama seviyesinden 1,1 puan yüksek. Xinjiang tüm dezenformasyon kampanyasına rağmen gelişiyor.

    Geçtiğimiz birkaç yıl içinde 100’den fazla ülkeden bin 200’den fazla diplomat, gazeteci ve dini yetkililer Xinjiang’i ziyaret etti. Sosyal medya fenomenleri Xinjiang sokaklarında röportajlar yaptı. Bu gözlemcilerin anlatımları, barış ve huzur içinde bir Xinjiang gösteriyor. Bazı Amerikalı politikacılar Xinjiang’daki gerçekleri görmekten korkuyor ve gelişen Xinjiang’la yüzleşmeye cesaret edemiyor. Çünkü Xinjiang’ın kalkınma başarıları, onların “insan hakları” kisvesiyle Çin’in gelişimini baltalama girişimlerini boşa çıkaracaktır.

    [Devamını Oku]
    2021-05-09
  • Hong Kong, hukukun üstünlüğüne ve istikrara sahip çıkıyor

    CMG muabiri Xu Yanqing

    Son günlerde bazı ABD’li politikacılar, Çin’in Hong Kong Özel İdari Bölgesi (SAR) Bölge Mahkemesi’nin Çin karşıtı ve Hong Kong’da kaos yaratanları yasaya uygun olarak mahkum etmesine ilişkin sorumsuz açıklamalar yaptı ve hatta bu suçluların serbest bırakılması için akıl dışı taleplerde bulundu.

    Bu politikacılar defalarca “kurallara dayalı uluslararası düzeni savunduklarını” iddia ederken, aslında uluslararası hukuku ve uluslararası ilişkilerin temel normlarını ihlal eden faaliyetlerde bulunuyor. Söylem başka, eylem başka.

    Hong Kong’da Bölge Mahkemesi, kaos yaratanlara adil bir yargılama ve uygun bir ceza vermiştir. Bu, Hong Kong’da hukukun üstünlüğü ruhunu gösterek, Hong Kong sakinlerinin taleplerine yanıt verdi.

    İçişlerine müdahale etmeme ilkesi, Birleşmiş Milletler (BM) Tüzüğü’nün önemli bir ilkesi ve uluslararası ilişkilerin temel bir normu olup, aynı zamanda ülkelerin egemenlik ve bağımsızlığını ve uluslararası adaleti korumak için temel bir güvencedir.

    Bazı Amerikalı siyasetçiler söz konusu gerçek uluslararası kuralları görmezden gelerek, defalarca Çin’in içişlerine müdahale ediyor ve Hong Kong’daki Çin karşıtı suçluları kolluyor.

    Dünya daha net bir şekilde şunu gördü: Onlar sözde “özgürlük” ve “demokrasi” bayraklarını kaldırıyor, ancak asıl amaçları Hong Kong’u istikrarsızlaştırmak ve Çin’i engellemek.

    “Hukukun üstünlüğü” ifadesi, Amerikan çifte standart siyasetinin bir başka örneği haline geldi. İşlerine geldiğinde hukukun üstünlüğünü uyguluyorlar, gelmediğinde vazgeçiyorlar.

    Sadece Hong Kong’da değil, Amerika tüm dünyada müdahalecilik yapıyor. Bu nedenle, bazı ABD’li siyasetçilerin “Hong Kong halkının” yanında olduklarını iddia etmesi artık bir saçmalık ve komedi oldu. Çünkü onlar “Hong Kong halkı” derken de aslında Hong Kong’da Çin karşıtı kaos heveslilerini kastediyor. Yoksa şehrin tamamına dair bir kaygıları yok.

    Hong Kong’da insan hakları ve özgürlükler, Hong Kong Temel Yasası tarafından korunmaktadır. Bu temel haklar ne gökten düşmüştür ne de İngiliz sömürgesinden kalmıştır. Hong Kong halkı, istikrarını koruyarak kendi hak ve özgürlüklerine sahip çıkma bilincine sahiptir. Hal böyleyken Amerika’nın şehirde yargı sistemine zarar verme girişimleri boşa çıkmaya mahkumdur. Bugün Hong Kong’da artık “kara ellerin” uzanabileceği komplo kurma boşlukları kalmadı.

    [Devamını Oku]
    2021-05-09
  • Avustralya’da ‘soğuk savaş kafası’ ülkesine bedel ödetiyor

    CMG Muhabiri Ren Jie

    Russia Today’ web sitesinde 6 Mayıs’ta Amerikalı gazeteci Bradley Blankenship imzasıyla yayınlanan bir makalede, Avustralya’nın çatışmacı duruşu nedeniyle yüksek bir ekonomik bedel ödediği ifade edildi.

    Makalede Çin'in Çin-Avustralya Stratejik Ekonomik Diyalog mekanizması kapsamındaki tüm faaliyetlerinin süresiz olarak askıya alındığını duyurduğu, Çin'i kışkırtmaya hevesli olan  Avustralyalı liderlerin ülkelerine facia niteliğindeki zararlar verdiği kaydedildi. 

    Blankenship'in makalesinde analiz ettiği gibi, bazı Avustralyalı siyasetçiler, askeri yetkililer ve gazeteciler, son zamanlarda çılgın argümanlar kullanarak Çin-Avustralya ilişkilerindeki gerilimi ve Çin-Avustralya arasında askeri çatışma olasılığını abarttılar. Avustralya tarafı, özellikle sözde "ulusal güvenlik" bahanesiyle Çin ile Avustralya arasındaki ekonomik ve ticari, kültürel ve beşeri alanlardaki işbirliği projelerinde edinilen başlarıları yok sayarak iki ülke arasındaki karşılıklı güveni ciddi şekilde zedeledi, normal iletişim ve işbirliğinin temelini tahrip etti.

    Çin'in adı geçen kararı, kendi çıkarlarını korumak için alınan meşru bir önlemdir, aynı zamanda sözünü tutmayan Avustralya’ya yönelik ciddi bir uyarı niteliği taşımaktadır.

    Uzun yıllardır Avustralya’nın Çin’e ihracatı çok büyüktür ve ticaret fazlasının yüzde 98’i Çin ile yapılan ticaretten kaynaklanmaktadır. Tarım ürünleri ve kömürden demir cevherine kadar birçok Avustralya ürününün en önemli pazarı Çin’dir.

    Ancak 2018'den bu yana, ABD'nin Çin'i bastırma ve engelleme stratejisinin tırmanmasıyla birlikte, bazı Avustralyalı siyasetçiler Çin'e ekonomik bağımlılık ile ABD'ye güvenlik bağımlılığı arasındaki dengeyi bozarak, ABD’nin Çin karşıtı siyasetine alet olup ikili ilişkilerin devamlı kötüleşmesine neden oldular.

    Soğuk Savaş zihniyetine sahip Avustralyalı siyasetçiler, Çin'in egemenliğine, güvenliğine ve kalkınma çıkarlarına zarar veren acı bir ilacı asla içmeyeceğini ve Çin karşıtı siyasetlerden kimsenin çıkar sağlamasına izin verilmeyeceğini bilmelidir.

    [Devamını Oku]
    2021-05-08
  • ABD’nin “uluslararası düzen” yalanı

    CMG Muhabiri Liang Xinwen

    G7 Dışişleri Bakanları Toplantısı kısa süre önce Londra'da sona erdi. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, toplantıda yaptığı açıklamada, ABD'nin amacının Çin'i kontrol altına almak veya bastırmak değil, "kurallara" dayalı uluslararası düzeni korumak için çaba harcamak olduğunu söyledi.

    Uluslararası düzenin en büyük yıkıcısı olarak ABD, diğer ülkelerin uluslararası düzene uymalarını talep edecek özgüveni nereden buluyor? Blinken’in "uluslararası düzen" dediği aslında kime hizmet ediyor?

    Yeni ABD yönetimi, Ocak ayında iktidara geldiğinden bu yana, çok taraflılığın temsilcisi gibi davranarak durmaksızın "kuralları" ve "uluslararası düzeni" gündem getirir. Ancak yüz gün sonra dünya, ABD'nin değindiği kuralların "hegemonik kurallar" ve "küçük grupların kuralları"ndan başka bir şey olmadığını anladı.

    ABD'nin dilindeki çok taraflılık, müttefikleri kazanmak için "grup siyaseti"nden ibarettir. Başka bir deyişle, eski yönetimin tek taraflılığı çıplak bir şekilde teşvik etmesine kıyasla, mevcut ABD yönetimi dünyayı aldatmak için "çok taraflılık" bahanesini kullandı, ama özü aynıdır. İkisi de diğer ülkelerin ABD’nin öncülük ettiği tek taraflı hegemonyaya dayalı dünya düzenine boyun eğmesini amaçlamaktadır.

    Bu defaki G7 dışişleri bakanları toplantısında, ABD bir kez daha müttefiklerini bir araya getirerek sözde "Hong Kong Dostları" örgütü kurmak, ilgili bilgi ve endişeleri paylaşmak gibi sorumsuz açıklamalar yaparak Çin'in içişlerine karıştı.

    Diğer ülkelerin içişlerine müdahale etmek ABD tarafından sürdürülen "uluslararası düzen" mi? ABD, egemen ülkelere karşı defalarca savaş başlattı. Uluslararası hukuka aykırı olarak kargaşa ve savaş ihraç etmek, ABD’nin savunduğu "uluslararası düzen" mi?

    Ayrıca ABD, uluslararası kuruluşları girip çıkabileceği bir oyun alanı olarak görmektedir. ABD uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddederse "uluslararası düzeni" tartışma yetkisine sahip mi?

    Dünyada tek bir uluslararası sistem vardır, o da Birleşmiş Milletler'in merkezinde olduğu uluslararası sistemdir. Tek bir küresel kurallar dizisi, yani BM Şartı'na dayanan uluslararası ilişkilerin temel normları vardır. Uluslararası kurallara gerçekten uyması gerekenler aslında diğerlerini bastırmak için sık sık "kuralları" kullanan ABD gibi Batlı ülkelerdir.

    G7 liderleri, bu yılın başlarında yayınladıkları ortak bir bildiride, “2021'i çok taraflılıkta bir dönüm noktası yapacak" şeklinde konuştular. Ancak gerçekler, G7'nin sözde çok taraflılığının, uluslararası kuralların birkaç ülkenin kurallarıyla tanımlanması ve az sayıdaki ülkelerin düzeninin uluslararası düzenin yerine geçmesinden ibaret olan tamamen “sahte bir çok taraflık” olduğunu gösterdi.

    Günümüzde gerçek bir çok taraflılığa ihtiyaç var. Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping'in 6 Mayıs’ta BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile yaptığı telefon görüşmesinde vurguladığı gibi, “Bütün ülkeler BM Şartı'nın amaç ve ilkelerine uygun hareket etmelidir, tek taraflık ve hegemonyacılık yapmamalıdır, çok tarafllık adına küçük gruplar oluşturmamalıdır ve ideolojik çatışma yaratmamalıdır.”

    [Devamını Oku]
    2021-05-08
  • Tatilde tüketimin artması Çin pazarının canlılığını gösteriyor

    1 Mayıs tatilinde Çin’in tüketim piyasası coştu.

    Bloomberg, ulaşım ve eğlence yerlerinde tüm biletlerin tatilden önce satılmasının, salgın sonrası Çin’in toparlanmasını yansıttığını yazdı.

    Bunun arkasında, Çin hükümetinin iç talebi genişletme ve tüketimi teşvik etme politikası, sakinlerin gelirinin toparlanması ve tüketim ortamının sürekli iyileştirilmesi gibi çabalar yatmaktadır.

    Elbette 1 Mayıs tatilinin performansı sadece tüketimin toparlanmasının bir minyatürüdür. Bir süredir Çin'in tüketimi "beklentileri aşan" bir oranda toparlanıyor.

    Kısa süre önce, Çin resmi makamları tarafından yayınlanan yılın ilk çeyrek ekonomik verilere göre, Çin’in bu yıl Mart ayında tüketici mallarının toplam perakende satışları, Reuters tarafından daha önce araştırılan % 28’lik tahminini aşarak, bir önceki yıla göre % 34,2 arttı.

    Tüketim seviyesinin yükseltilmesi, yeni tüketim tarzlarının ortaya çıkması, çevrimiçi ve çevrimdışı tüketim modellerinin entegrasyonunun hız kazanmasıyla, Çin'in tüketim potansiyeli daha da ortaya çıkacak, aynı zamanda dünyaya daha fazla fırsatlar getirecek.

    Tüketimi teşvik etmek için Shanghai’da 1 Mayıs gününde ise “Çifte Beş” Alışveriş Festivali düzenlendi, festivale ilk kez "Küresel İlk Sezon" teması eklendi ve dünyanın dört bir yanından 550'den fazla markaya ait 2.800'den fazla yeni ürün tanıtıldı.

    7-10 Mayıs günlerinde ilk Çin Uluslararası Tüketim Malları Fuarı Hainan eyaletinde düzenlenecek, uluslararası sergi alanı 60 bin metrekareye ulaşarak toplam sergi alanı yüzölçümünün % 75'ini oluşturacak.

    Kanton Fuarı'ndan Çin Uluslararası İthalat Fuarı'na, Hizmet Ticaret Fuarı'na ve ardından Tüketici Fuarı'na kadar, Çin pazarı artık dünya pazarı haline geldi. Salgının etkisinden kurtulmak isteyen yabancı şirketler için Çin'in pazar fırsatları kaçırılamaz.

    [Devamını Oku]
    2021-05-06
  • ABD, obsesif müdahale siyasetinin artık ‘demode’ olduğunu görmeli

    CMG muhabiri Zhao Quanmin

    ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 3 Mayıs’ta Londra’da G7 dışişleri bakanları toplantısına katıldı ve Çin ve Rusya’yı engellemek için müttefikleriyle birleşme niyetini gösterdi. ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin yüz gündür iktidarda geçirdiği süreyle diplomatik stratejisi de giderek belirginleşiyor.

    Bir yandan ABD sık sık geleneksel Avrupalı müttefiklerine “iyi niyetini” göstererek Çin’le “başa çıkma” konusunda Avrupa’nın da rol oynamasını istiyor. Öbür yandan ABD kendi küresel stratejik kaynaklarının entegrasyonunu hızlandırıyor. Kısa süre önce Antony Blinken ABD’nin yönünü değiştirdiğini duyurdu, yani Afganistan’dan çekilmek ve Çin’i çevrelemek ilkelerini öne sürdü.

    Afganistan’da 20 yıl süren bir savaşta, harap olmuş bir ülkeyi geride bırakmanın yanı sıra, uzun vadeli dış müdahalenin getirdiği sonuçlar ABD’nin kendisine de zarar verdi.

    Daha da önemlisi, Amerikan demokrasisinin temeli geniş çapta sorgulanıyor. Yurtdışında Afganistan ve Irak gibi “demokratik modeller” artık çürümüş oldu. Amerikalı politikacılar diğer ülkelerdeki toplumsal kaos olaylarını “çok güzel manzaralar” olarak betimlerken (Nancy Pelosi, Hong Kong’daki kaosu böyle tasvir etmişti), benzer olaylar Ocak ayında siyasi merkez Capitol Hill’de sahnelendiğinde Amerikan demokrasisi dünyanın alay konusu haline geldi.

    Canının istediği her yere müdahale etme siyasetinin acıları hala tazeyken, ABD müttefiklerini yanına çekerek yeni bir müdahale başlatmak için Pasifik’e doğru yola çıktı. Sözde     “insan hakları”, “demokrasi” ve “özgürlük” gibi tılsımlı kavramlarla diğer ülkeler etki altına alınmaya çalışılıyor ve Çin’in iç işleri “uluslararası sorunlar” haline getirilmek isteniyor.

    Tarih bir aynadır. ABD Orta Doğu’da on yıllarca süren mücaledenin ardından karmaşık bir sonla karşılaştı. Asya’da Çin gibi güçlü ve dayanıklı bir ülkeye müdahale etmek son derece tehlikelidir. Amerika’da politika yapıcılar şunu değerlendirmeli: ABD, tüm gücünü kullanarak Çin’le yüzleşirse, yeni tur bir müdahaleciliğin yol açabileceği daha karmaşık sorunlara göğüs gerebilirler mi?

    Salgınla ve iklim değişikliğiyle boğuşan dünya, başka ülkeleri çevreleme ve dar görüşlü çıkar gruplarına değil, küresel dayanışmaya ve evrensel bir ortak vizyona ihtiyaç duymaktadır.

    [Devamını Oku]
    2021-05-05