Hakkımızda | CRI  Hakkında | Eski Versiyonumuz
 
Türkler'den Çin'e Bakış | Ekonomi, Bilim ve Sağlık | Xinjiang | Çin Ansiklopedisi
Ana sayfa | Haber & Gündem | Kültür & Sanat | Yaşam Panoraması | Spor | Çin'i Gezelim | Çince Öğreniyoruz | Sanal Türk-Çin Dostluk Kulübü | Ankara Radyosu

Irak: Bölgesel parçalama modeli

(GMT+08:00) 2007-08-20 11:14:29 cri

                                 Irak: Bölgesel parçalama modeli          

                              CUMHURİYET Strateji-13.08.2007

       Kerkük sorunu Türkiye açısından acil sinyaller vermeye başladı. Bu noktada Türkiye'nin zaafları yoğun olarak ön plana çıkıyor. Türkiye, bölgesel potansiyeline karşın yalnızca silahlı gücü ile ön plana çıkma izlenimi veriyor.

    Türkiye, Irak'ın kuzeyinde 'Kürt devleti kurulacak, Türkiye bölünebilir' gibi propagandalar karşısında 'afallamış' bir görüntü veriyor ve önemli konularda tutarlı politika geliştiremiyor. Kerkük'ün statüsü üzerindeki emeller, ciddi çatışmaların ipuçlarını da ortaya koyuyor.

    Türkiye'nin çıkarlarını korumak amacıyla bölgede, geçmişten gelen potansiyelini etnik ve dinsel yakınlıklarıyla ortaya koyması o kadar zor değil. Önlem konusu ABD ile restleşmeyi de beraberinde getirebilir.

     11 Eylül 2001 tarihinde, ABD'nin New York kentindeki ikiz kulelere düzenlenen "terör" saldırıları, soğuk savaş sonrası dünya sisteminin "gerçek renginin görünmesi" anlamında önemli bir gelişme olmuştu. "11 Eylül süreci" öncesini şöyle bir hatırlarsak; Sovyetlerin 1989 yılında dağılmaya başlayarak 1991 yılında ortadan kalkması ve Avrupa ülkelerinin neredeyse bütününü içerisine olacak olan Avrupa Birliği Antlaşması'nın aynı yıl imzalanması dünya sistemini tamamen bir belirsizliğe itmişti. Özellikle ABD'nin öncülüğündeki Batı Bloğu'nun karşısında SSCB gibi bir düşman gücün ortadan kalkmış olmasının verdiği boşluk sebebiyle, ABD ile AB arasında bir ayrışma yaşanıp yaşanmayacağı ciddi anlamda merak konusu olmuştu. 19912001 yılları arasındaki değerlendirmelere bakılınca; ABD'nin karşısına çıkarılmaya çalışılan birinci güç Japonya'nın etrafına kümelenecek olan Pasifik ülkeleri iken, ikinci bir güç olarak da AB'nin dillendirildiği görülecektir.

    Açıkçası, soğuk savaş sonrası dönem için, her ne kadar NATO öncülüğünde gerçekleştirilen projelerde "kırmızı renkli SSCB kuvvetlerinin yerine yeşil renkli İslam" yerleştiriliyor idiyse de; konunun uzmanlarının çoğunluğu, yenidünya sistemini üç blok (ABD, AB ve Japonya'nın liderliğinde Pasifik Gücü) şeklinde öngörüyorlardı. Ne zaman ki, 11 Eylül süreci devreye sokuldu; o zaman görüldü ki, SSCB'nin dağılmasından sonra rakipsiz hale gelen tek süpergüç ABD, ortamı başıboş bırakmayıp, NATO üzerinden geleceğin dünyasını tasarlayarak gerekli hamleleri yapmaya başlamıştır.

    Türkiye, NATO üyesi bir ülke olmasına rağmen, maalesef soğuk savaş sonrası dönemi tam okuyamadığı için, yeni döneme gerektiği şekilde hazırlanamamıştır. Dolayısıyla Türkiye, "11 Eylül süreci" başladığında, tam olmasa da, neredeyse NATO üyesi olmayan diğer ülkeler gibi ciddi anlamda afallamıştır. Açıkçası Türkiye, her ne kadar ABD öncülüğünde oluşturulan uluslararası koalisyon içerisinde yer almış olsa da, neticede bu sürecin kendisini de parçalamayı hedeflediğini öngörememiştir. Bu bağlamda baktığımızda, 1 Mart 2003 tezkeresini TBMM'de reddeden iradenin "zor koşullara rağmen" gösterdiği direnç, sürecin kısmen tersyüz edilmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuş olsa da, Türkiye'nin yapısından kaynaklanan zayıflık ve zafiyetler nedeniyle "aynı bölünme tehdidi" her geçen gün daha da güçlenerek varlığını hissettirmiştir. Bu tehdit, içeriden gelebileceği gibi, Irak'ın parçalanması gibi herhangi bir dış gelişme üzerinden de ortaya çıkabilir.

                                                    BÖLÜNMENİN RİSKLERİ

    Irak, 2003 yılından buyana ABD'nin işgali altında bulunmanın ağır sonuçları ve yaşanmakta olan iç savaşın neden olduğu çok boyutlu tahribat nedeniyle iki ya da üç parçaya bölünme riski altındadır. Şayet söz konusu parçalanma gerçekleşirse; bu çözülmenin arkasından, 'Irak merkezli Ortadoğu coğrafyası' ciddi sorunların yaşanmasına gebe kalacaktır. Bu muhtemel sorunları şöyle sıralayabiliriz:

** Irak'ın bölünmesiyle birlikte, Ortadoğu bölgesinde, Irak merkezli bir güç mücadelesi başlayacaktır.

** Güç mücadelesiyle birlikte yaşanacak olan hesaplaşma süreci neticesinde bu bölge, ciddi anlamda istikrarsızlaşacaktır.

** Bir Arap devleti olan Irak'ın bölünmesinin etkisiyle bölgedeki Araplar ve Kürt devleti'nin kurulması sebebiyle de İran ile Türkiye gibi güçler 'ABD-İsrail-AB mihverini' kesinlikle affetmeyerek en ciddi bir şekilde mukavemette bulunmaya başlayacaklardır. Bu sebeple, bölgesel istikrarsızlıktan üçlü mihver de nasibini alacaktır.

** İstikrarsızlaşan bölgedeki yerleşik güçler gerçek anlamda güç kaybına uğrayacakları için, kuşkusuz ABD-İsrail-AB mihveri, Büyük Ortadoğu Projesini gerçekleştirmek üzere, bu bölgede yüzlerce devletçik ya da kent devleti kurduracaklardır. İşte bu noktada Türkiye-İran-Pakistan-Rusya mihverine büyük görev düşmektedir. Bu dörtlü mihver gerekli tedbirleri alamazlarsa, bölgenin paramparça edilmesi kaçınılmaz görünüyor.

** Bölgenin paramparça edilmesi halinde; küresel teröre savaş açtığı iddiasıyla "gerçekleştirdiği Afganistan ve Irak işgalleriyle" Genişletilmiş Ortadoğu coğrafyası'ndaki halklara kök söktürmeyi sürdüren ABD, takındığı bu yanlış ve hukuk dışı tavırlar sebebiyle, "demokrasi ve istikrar" havariliğinden "kargaşa ve terör" hamiliği kimliğine bürünecektir. Dolayısıyla, Irak işgali nedeniyle çıkan kargaşanın önüne geçilmemesi halinde, ABD'nin yakın bir gelecekte çöküntü sürecine girmesi muhtemeldir.

** Pek tabii olarak, bir zamanlar neredeyse Osmanlı İmparatorluğu'nun uhdesinde bütünleşme gücüne ulaşmış bulunan bu geniş coğrafya; "böl, parçala ve yönet" özdeyişine uygun bir şekilde yüzlerce devletçiğe bölünecek olmasının verdiği "çok seslilik ve kargaşa" sebebiyle maalesef, üçlü mihverin arkasındaki küresel sermayenin çıkarlarına uygun hale gelecektir. Zaten, postmodern küreselleşmenin temel hedefi de budur.

** Ancak, dünyayı terör yuvası haline getirmeleri ihtimal dâhilinde olan üçlü mihvere ve buna seyirci kalan diğer devletlere şunu hatırlatmakta yarar var: Şayet süreç, kesintiye uğratılamaz da böyle devam ederse; yaklaşık bir asırlık zaman dilimi içerisinde, Barzani ve Talabani modeli "domino etkisiyle" neredeyse bütün diğer bölgelerdeki ulus devletlerin içerisine de yayılacaktır. Kuşkusuz, söz konusu olumsuz gelişim süreci "üçlü mihver ve diğer büyük güçleri" de etkisi altına alacaktır. Bu sebeple, küresel sermayenin istediği biçimde, dünya genelinde binlerce devletçik ortaya çıkacaktır denebilir.

** Irak'ın parçalara ayrılmasıyla ortaya çıkarılacak olan devletçikler, Türkiye başta olmak üzere, bölgedeki diğer ülkelerin benzer biçimde parçalanmasına model oluşturacaklardır.

** Benzer biçimde, Kerkük'te yapılacak olan referandum öncesi gerçekleştirilen "göç politikası" ve sonrasındaki "ilhak yöntemi" de, bölgedeki diğer düzenlemeler için model oluşturacaktır.

                                                       KÜRT DEVLETİ VE KERKÜK

    Irak'ın parçalanmasına doğru ilerlenen süreçte kurulması planlanan Kürt devleti ve buna hazırlık yapmak üzere Kerkük'ün statüsünü değiştirme gayretleri birlikte değerlendirildiğinde, gelecek yıllarda önümüze ciddi sorunların çıkacağı anlaşılmaktadır. Kerkük'te, 2007 yılı sonunda gerçekleştirilecek olan "sonucu belli" bir referandumla birlikte, bu kentin Irak'ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesel yönetimine ve dolayısıyla muhtemel Kürt devletine bağlanması gibi farklı sarsıcı durumların ortaya çıkması engellenemediği takdirde, bölge genelinde ciddi sorunlar yaşanacaktır. Özellikle Türkiye'ye yapacağı etkiler dikkate alınarak açıklanmaya çalışılırsa; bu muhtemel sorunları şöyle sıralayabiliriz:

** Kürt Devleti Kurulacak Olursa:

** Irak'ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulacak olursa, "bağımsızlıktan kaynaklanan diyet borcu ve muhtemel tehditlere karşı destek bulma beklentisi" nedeniyle bu devlet, ABD-İsrail-AB mihverinin yönlendirmelerine açık hale gelecektir. Muhtemeldir ki, yakın bir gelecekte bu devlet ile Türkiye arasında bir savaş çıkarılması ihtimal dâhilindedir.

** * Kurulması muhtemel bir Kürt devleti, üçlü mihverin bu bölgede gerçekleştirecekleri operasyonlarda kullanacakları yegâne "maşa" rolüne büründürülecektir. Dolayısıyla, muhtemel Kürt devleti maşası aracılığıyla üçlü mihver, bütün bir bölgeyi kan gölüne döndürücü oyunlarını oynama fırsatını yakalamış olacaklardır.

** Kurulması planlanan Kürt devleti, "İkinci İsrail" konumunda olması tasarlandığından; "vaat edilmiş topraklar" rüyasının gerçekleşmek üzere olduğuna inanacak olan İsrail'in, bölgemizde beklenmedik maceralara kalkışmasına neden olabilir. Böylece, Mezopotamya bölgesi, medeniyetlere beşiklik etme görkemine inat "bir kan davasına tanıklık" edecektir.

** Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi parlamentosunda taslak halinde bekletilen ve muhtemel Kürt devleti'nin bağımsızlığa kavuşmasını müteakip yürürlüğe girdirilmesi hedeflenen anayasa taslağında "Lozan Antlaşması'nın açıkça reddedilmesi ve Sevr Antlaşması'nın övülmesi" dikkate alındığında, Türkiye Cumhuriyeti topraklarıyla ilgili ciddi hesapların yapıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, bağımsız bir Kürt devleti kurulacak olursa; bu devletin yöneticileri, yanlış yönlendirmelere alet olarak, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi üzerine hesaplara girişebilirler.

** Kerkük'ün Statüsü Değiştirilecek Olursa:

** Kerkük'te yapılacak olan referandum öncesi gerçekleştirilen "göç politikası" ve sonrasındaki "ilhak yöntemi" de, bölgedeki diğer düzenlemeler için model oluşturacaktır.

** Kerkük'ün statüsü değiştirilecek olursa bölgede, Türkiye'nin içinde bulunacağı ciddi çatışmalar yaşanabilir.

** Irak petrollerinin önemli bir kısmı yeni devletin eline geçeceği için, Irak'taki diğer unsurlar ile dış destekçilerinin doğrudan karışacağı ciddi karışıklıklar yaşanabilir.

** Irak'ın kuzeyinde yaşayan 5 milyon civarındaki Kürt halkının bağımsızlığını ilan etmeye yönelik Kerkük hesaplarını içine sindiremeyen Türkmenler ile Türkiye; sayıları 3 milyon civarındaki Iraklı Türkmenin "Kerkük merkezli" bağımsız bir devlet kurmaları için, referandumu gerekçe göstererek doğrudan harekete geçebilirler.

** Türkiye ve İran'a rağmen, Kerkük'ün statüsü değiştirilerek Bölgesel Kürt Yönetimine bağlanması halinde; Barzani önderliğindeki Iraklı Kürtler, dizginlenemez ihtiraslarını harekete geçirecek bir güvene kapılarak, Türkiye-İran-Suriye üçlüsünde var olan yaklaşık 13 milyon Kürt halklarının bulundukları coğrafi alanları ilhak politikasını uygulamaya sokmaya kalkışabilirler. Bu ütopik ve uçuk hayalleri, Kürtlerin bölgenin dışlanmış halkı olarak adlandırılmalarına neden olabilir.

                                                            TÜRKİYE NE YAPMALI?

    Türkiye, Kerkük'te yapılması düşünülen referanduma engel olmak ve Barzani'nin "referandum yapılmazsa savaş çıkar" tarzı tehditlerini tamamen bitirmek için, öncelikle şunları yapmalıdır:

** ABD'ye karşı restleşmeye varan uyarılar yapılabilir.

** Türkiye'nin kararlılığını gösterecek uyarı amaçlı askeri girişimler gündeme getirilebilir. Türkiye'nin bu konuya verdiği önem, ciddiyet ve kararlılık bu şekilde vurgulanabilir.

** İran'ın da aralarında bulunduğu bölge ülkeleriyle "ortak terör tehdidi ve terör yatağına karşı" bir anlaşma arayışına girilebilir. İran'ın Türkiye ile anlaşma ihtimali Irak'taki güç dengelerinin yeniden değerlendirmesini gündeme getirecektir.

** Bölge ülkeleriyle girişimlerin güçlendirmesinin yanı sıra Irak içindeki gruplarla da aynı etkinlikte temas sağlanabilir. Türkiye'nin Irak ve Ortadoğu'daki etnik ve mezhepsel gruplarla tarihsel birikimi ve etkisi aktifleştirilebilir. Güçlü diplomasi, üçlü mihverin "Kürt kartı"nı ciddi anlamda zayıflatılabilir.

** ABD-İsrail-AB mihverinin Türkiye'ye bağımlı oldukları üsler, ittifaklar ve özel ilişkiler noktasında keskin dirençler ve restleşmeler sergilenebilir.

                                                          

                                                                 Dışarıda da kafalar karışık                     Sami Kohen-16.08.2007

    TÜRKİYE'nin iç siyaseti, gene dış basının haber ve yorum sayfalarında ve yabancı diplomatik ve finans çevrelerinin dilinde...

    Önce cumhurbaşkanı krizi, daha sonra erken genel seçimlerin sonucuyla yakından ilgilenen yabancı analistler, şimdi Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığının Türkiye'nin siyasal geleceği üzerindeki olası etkilerini değerlendirmeye çalışıyorlar.

    Gelişmelere yüzeysel bakanlar da var, daha ciddi analiz yapanlar da...

    Ama ortak yönlerini özetlersek, hepsinin de kafası karışık!

    Bir yandan son seçimlerden sonra, demokrasinin işleyişini görüyorlar ve buna olumlu bir not veriyorlar; diğer yandan da Gül'ün adaylığıyla cumhurbaşkanı krizinin yeniden alevlenişini izliyorlar ve bunun ülkedeki istikrarı bozmasından korkuyorlar.

    Çoğunun gözünde, bu çelişkili durumun odağında, laiklik başta olmak üzere cumhuriyetin temel değerleriyle, yeni İslami akımlar (veya ordu ile iktidar) arasındaki mücadele yatıyor...

    "Türkiye nereye gidiyor?" sorusunun yanıtını arayan yabancı analistler için, bu karışık denklemi çözmek hiç de kolay değil tabii.

    Çelişkili mesajlar

    Önceki gün İstanbul'da "ARI Hareketi"nin düzenlediği bir toplantıda konuşan, Avrupa Parlamentosu'nun önde gelen üyelerinden, Liberal-Demokrat Grubu'nun Türkiye raportörü Alexander Graf Lambsdorff da, son günlerde Türkiye'de çeşitli çevrelerle yaptığı görüşmelerden sonra, kafasının daha da karıştığını itiraf etti.

    Bunun nedeni, şu anda Türk siyasetindeki karmaşa ve belirsizlikler kadar, Türkiye'de söz sahibi insanların da farklı veya çelişkili değerlendirmeler yapmasıdır.

    Bu da aynen dışarıya yansıyor.

    Örneğin, AB'nin AKP'nin niyetleri hakkındaki görüşü, Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığına ve askerin siyasete müdahalesi olasılığına bakışı nedir?

    Lambsdorff'a göre, AB'nin bu konuda "tek sesli" bir tepki vermesi imkânsız. "AB'den karışık sinyaller gelirse, şaşmayın. Çünkü bu geniş Birlik içinde Türkiye'nin karmaşık meselelerini farklı şekillerde değerlendirenler vardır. Ama esas olan, demokrasinin korunması, yani Türkiye'nin (AB ile uyum sağlayacak reformlar bağlamında) 'oyunun kuralları'na uymasıdır"...

    Alman parlamenter, Türkiye'deki son siyasal gelişmelerin, AB'yi de zora soktuğu ve bir açmaza götürdüğü kanısında. Nitekim geçen nisanda ordunun "e-muhtırası" böyle sıkıntılı bir durum yaratmıştı. AB demokrasilerde askerin siyasete karışmaması gerektiğini savunmuş, bu ise Türkiye'de bazı çevrelerde tepki yaratmıştı...

    Kriz sinyalleri

    Şimdi Brüksel'de (ve bir ölçüde Washington'da da) aynı kaygılar duyuluyor. Bu nedenle bazı Avrupalı ve Amerikalı diplomatlar özel konuşmalarında "Keşke cumhurbaşkanı konusunda bir uzlaşma olsaydı ve karşılıklı zorlamalara yol açacak bir ortam yaratılmasaydı" diyorlar.

    Ne var ki gelinen noktada artık yabancı analistler de, Gül'ün seçilmesinden sonra neler olabileceğini tahmin etmeye çalışıyorlar.

    Dış basında bu konuda yüzeysel -ve sansasyonel- yazılar görüyoruz. Örneğin "Süddeutsche Zeitung"a bakılırsa, "Ordu ile yeni gelişmeler yolda. Darbe ihtimal dışı değil"... Böyle düşünenler kadar, aksini söyleyenler de var... Ama onlar da bir kriz çıkacağından, hatta istikrarın sarsılacağından söz ediyorlar.

    Başta dediğimiz gibi, kafalar dışarıda da karışık!

  İlgili Haberler
  Yorumunuzu Gönderin
Yayın Çizelgesi
Günlük Konuşma
• Ders 45 Kayıt yaptırmak
• Ders 44 Kaybedilen önemli belgeler için bildirimde bulunmak
• Ders 43 Kredi kartı kullanmak
• Ders 42 Havale yapmak
• Ders 41 Ödemek
Diğer>>
Tavsiye Edilen Programlar
• Çin döviz rezervleri ve Amerika
• Amerika'yı "kazanmak" stratejisi
• "Avrupa futbol takımları 18 yaşı altındaki yabancı futbolcuları almamalı"
• Çin Seddi'nde Beşiktaş kutlaması
• "Çıplak ayaklı doktorlar"dan köy hastanelerine
• Makam sanatının "ilkbaharı" için
• Dışlanan rejimlerle ilişkiler...
• An Lee, Booker ödüllüromanını peyaz perdeye aktaracak
• Almanya Badminton Açık Turnuvası'nda en büyük galibiyet Çin takımının
• "Çirkin ördek yavrusundan güzel kuğu"ya dönüşen halterci Chen Xiexia
Diğer>>
china radio international china radio international

© China Radio International.CRI. All Rights Reserved. 16A Shijingshan Road, Beijing, China. 100040